İslam felsefesi; insan neden inanır?

Felsefe 17 Ara 2020 Contributor
dreamstime_s_110087256

İnsanlık tarihinin bilinmezleri içinde yer alan ilk dinler ve inançların yanında, insan neden inanır sorusu da hemen akla gelen sorulardan olmuştur. Bilim insanlarının bu soruya verdiği cevaplar farklılıklar gösterir. Genel bir bakışla insanın yaratılış kodlarında yer alan korku ve güvende hissetme ihtiyacı, kendinden daha üstün bir varlığa bağlanma davranışını doğurmaktadır. İlk insanların yaşadığı şartlar düşünüldüğünde savunmasız, çaresiz hisseden insanın, kendinden daha güçlü ve üstün bir varlıktan medet umması, korunmak ve yaşamını sürdürmesi için ona yalvarması inancın ilk temelleri gibi görülmektedir.

İnancın psikolojiye etkisi nedir?

Esasen insanın inanma ihtiyacı yüce Rabbimiz tarafından yaratılış kodlarına işlenmiş, nasıl olması gerektiği ise dinler aracılığı ile tebliğ edilmiştir. Şu durumda tek bir yaratıcının varlığına inanmak fıtrata uygunluğa, hiç inanmamak ya da tek bir Allah inancı dışında davranmak fıtrat ile ters düşmeye sebep olacaktır. İki düşünce tarzının da insan psikolojisine etkileri olacaktır. Bunlardan bir yaratıcıya inanmayı seçen insan için her zor anında sığınacağı, yardım talep edeceği bir sığınak mevcut olup yaşamın devamı için gerekli güç süreklilik gösterecektir.

İkinci seçenekteki inanmama davranışında ise yalnızlık ve çaresizlik hissi ile buhranlara sürüklenme kaçınılmaz gözükmektedir. Son verilere göre dünya üzerinde yaşayan insanların yaklaşık yüzde on altısı bir yaratıcıya inanmamaktadır. Aslında inanan insanlara garip gelebilecek bu durumun cevabı mevcuttur. Kur-an’ı Kerim’e baktığımızda yüce Rabbimizin yarattığı kulunun inanması ya da inanmamasını kendi öz iradesine bıraktığı görülür. Yüce Rabbimiz kendi rızası ile inanmayı seçmiş ve buna göre yaşayan bir kul istemiştir. Kendi iradesi ile inanmayı seçmiş insana imtihan dünyasının zorlukları önemli ölçüde kolaylaşmış olacaktır.

İnsanı inanmaya iten yaratılış özellikleri nelerdir?

Psikologlar insanın varlığını sürdürmek üzere sosyal ve iletişim kurabilen bir varlık olmasının, inanma ile direkt bağlantılı olduğu görüşünde. Kurulan bu iletişim, eşya ve insanla kurulan bağların güven üzere olduğunu gösteriyor. İnsan bağ kurduğu nesne ya da kişilerin hangi durumda nasıl davranacağını bilmek istiyor ve bu yolla kendini güvende hissediyor. Örneğin kurulan bağların gücü ileriki yaşlarda eş seçiminde belirleyici oluyor. Aşk ve sevgi gibi kuvvetli bağlar kişiye aynı zamanda güven duyulmasını sağlıyor. Bu güven arayışı hayatın her alanında olduğu gibi inanç alanında da kaçınılmaz bir ihtiyaç olarak Allah’a güvenme olarak kendini gösteriyor. Kuvvetli olan bu bağ kurabilme özelliği insanı diğer yaratılmışlardan farklı kılan en önemli özelliği haline geliyor. Yüce yaratıcısı ile kurduğu güçlü bağ insana güven ve huzur duygusunu tattırıyor.

Yapılan birçok araştırmada inanma sonucu oluşan dini ritüellerin insana huzur ve keyif verdiği gözlemlenmiştir. Kişinin kendini iyi hissettiği eylemleri tekrarlama isteği dini ritüellerin devamlılığını sağlıyor. Bir yaratıcıya ve dine inanan her toplumda görülen dinin ritüellerin bireysel ya da topluca yapılması bunun sonucu gibi gözüküyor. Yapılan birçok araştırmada dini ibadetler sırasında insan beynindeki değişimler gözlenmiş. Bu araştırmaların şaşırtıcı sonuçlarından biri ibadet sırasında beyindeki seratonin, dopamin ve oksitosin kimyasallarının artması olarak gösterilmiş. Bu kimyasallar kişiye mutluluk vererek davranışların tekrarını sağlayan kimyasallar. Bu kimyasalların düşüklüğü sonucu ise kişinin çok genel tabiri ile depresyon denilen ruhsal bunalım sürecine girdiği hepimizce bilinmekte.

İnanmak, alemlerin Rabbi olan Allah’ın kuluna gösterdiği sonsuz merhametinin bir sonucudur. Yüce Rabbimizin bu alameti,yaratılış kodlarında inanma ihtiyacını yaratması olarak vücut bulmuştur. Dünya hayatının karmaşası içinde kendine dönüp sığındığında hiçbir eli boş çevirmeyecektir. Alemlerin Rabbinin yarattığı kuldan isteği isteyerek, razı olarak Rabbine yönelmesidir.

YAZI: ŞEBNEM CENGİZALP