Geçmişten Günümüze Aşure Geleneğinin Önemi

ID 100682164 © Nursel Ozarslan | Dreamstime.com
ID 100682164 © Nursel Ozarslan | Dreamstime.com

Bugüne “Aşure Günü” denmesinin nedeni Muharrem ayının onuncu günü olmasındandır. “Aşura” ismi Arapça’da 10 manasına gelen aşara kelimesinden türemiştir. Muharrem ayının onuncu günü olarak kabul edilen bu günde insanlık ve İslam tarihi açısından önemli birçok olayın meydana geldiği rivayet edilir.

Aşure gününün ortaya çıkışı ile ilgili olarak kaynaklarda iki görüş öne çıkmaktadır. İlk görüşe göre firavunun zulmünden kurtulan Hz. Musa ve kavmi, bunun karşılığında kefaret orucu ödemekle mükellef sayılmıştır.

İkinci görüşe göre ise aşure, Nuh Tufanından artakalan ürünlerin pişirilmesi sonucu yapılan tatlı ve tufandan kurtuluş vesilesiyle Allah’a şükretmek maksadıyla anılan kutsal gün anlamına gelir. Hz. İbrahim’den sonra düzenli olarak oruç tutulan bir gün haline gelen aşure, özellikle Sami dinlerde karşılık bulmuş; İslam öncesi Arap kabileleri arasında da ramazan orucu farz kılınıncaya kadar devam etmiştir. Hz. Ayşe ve Abdullah b. Ömer’den aktarılan rivayetlere göre Kureyş kabilesinin İslam öncesinde tuttuğu aşure orucunu Hz. Muhammet (sav) Medine’ye hicret edince devam ettirmiş, ramazan orucu farz kılınınca da aşure orucunu tutup tutmama iradesini kavmine bırakmıştır.

Binlerce yıl öncesinden bu zamana değin, dünya tarihinden gelip geçen birçok kültürün kutsal günlerinden biri olarak değerlendirdiği aşure gününün temellendirilmesinde dini olayların büyük rolü olmuştur. Özellikle peygamberler etrafında gerçekleşen bazı durum ve olaylar, bugüne kutsiyet atfedilmesinde önemli bir etki yaratmıştır. Örneğin Hz. Adem’in tövbesinin kabulü, Hz. Musa ve İsrailoğulları’nın firavunun zulmünden kurtulmaları, Hz. Nuh’un gemisinin bugün Cudi dağının tepesine oturmasıyla inananların kurtuldukları için şükür orucu tutmaları, aşure günü gerçekleştiğine inanılan olaylardan bazılarıdır.

Bahsi geçen bu üç olay genelde İslam tarihi kaynaklarında yer almaktadır. Ancak söz konusu olayların Kuran-ı Kerim’de gerçekleştiği ifade edilmekle birlikte, aynı günde gerçekleştiğine dair bir bilgi mevcut değildir. Bunun dışında, aşure günü gerçekleştiğine inanılan ancak bazı tarih, hadis ve fıkıh kitapları dışında kutsal kitaplarda her hangi bir bilgi barındırmayan kutsal olaylar da mevcuttur. Buna göre; Hz. Süleyman’a mülkün verilmesi, Hz. Yunus’un balığın karnından kurtulması, Hz. Eyüb’un dertlerine şifa bulunması, Hz. Yakub’un gözlerinin açılması ve oğluna kavuşması, Hz. Yusuf ‘un kuyudan çıkarılması, Hz. İbrahim’in Nemrut’un ateşinden kurtulması gibi inanışlar, ay takvimine göre muharremin onuncu günü gerçekleştiğine inanılan olaylardır.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (sav) torunu Hz. Hüseyin (ra) ve beraberindeki 72 kişi, Hicri 61’de Muharrem ayının onuncu gününde (10 Ekim 680) Kerbela’da Yezid’in ordusunca katledilmiştir. Bu acı olaydan sonra aşure günü düşünsel, toplumsal ve siyasal anlamda farklı bir mecraya evrilmiştir. Bu tarihten itibaren aşure gününe atfedilen mana tümüyle değişmiş; özellikle Şii toplumu için bu tarih acıyı, öfkeyi ve matemi yansıtmıştır.

Aşure yüzyıllardan günümüze kadar değişmeyen bir gelenek haline gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda da bu aya çok önem verilmiştir. Muharrem ayının 10. günü oruçla başlanır ve kazanlarca aşureler yapılıp eşe dosta, konu komşuya ikram edilirdi. Hatta aşure dağıtan gönüllü “aşure sebilcileri” fakire, fukaraya aşure dağıtırdı. İmparatorluk dönemi İstanbul’da tesis edilmiş dört yüz tekkede Sefer ve Muharrem aşuresi olmak üzere iki çeşit aşure pişirilmiştir. Muharrem aşuresi Kerbela vakası sene-i devriyesi anısına, Sefer aşuresi ise Hz. Zeynelabidin’in Kerbela’dan sağ salim kurtulması ve Peygamber neslinin devamının kutlanması amacıyla pişirilmiştir. Biri hüzün ve matem diğeri ise coşku ve sevinci temsil etmiştir.

Tekke yaşantısında aşure pişirilmesi ve yenilmesi bir nevi ibadettir. Aşure içine konan her malzeme birer esmaya işarettir. Çiğ olarak kazana girerler, pişerler, olgunlaşırlar, ve en sonunda durulur, teslimiyet haline gelirler. Onun için bir zerresi dahi bir Fatiha’dır, yere düşürülmez, zayi edilmez. Aşure bir şifa besini, bir ilaç gibi yenmektedir. Halk tarafından pişirilmesi merasimsiz sade bir şekildedir. İmparatorluk dönemi İstanbul’da tesis edilmiş dörtyüz tekkede, gerek Sefer gerekse Muharrem Aşuresi merasimle uygulanmakta idi. Günümüzde bu gelenek kesintisiz bir şekilde 400 yıldır sadece Kadirihane’de sürdürülmektedir.