İbn-i Haldun’un Tasavvufa Bakışı

ID 101130370 © Fsstock | Dreamstime.com
ID 101130370 © Fsstock | Dreamstime.com

Modern histografya, sosyoloji ve iktisat alanlarının öncülerinden kabul edilen İbn-i Haldun 14. yüzyülın en önemli düşünür ve tarihçilerinden biriydi. İbn-i Haldun tasavvufu şer’i ilim olarak kabul ediyordu.

İbn-i Haldun ve düşüncesini anlamak için öncelikle onun “umran” tanımını açıklamak gerekiyor. İbn-i Haldun bir düşünür olarak bugün aslında çokça sorguladığımız bir meselenin de altını çizmiştir. Ona göre insan tek başına yaşayamaz, muhtaç bir varlıktır. Savunma konusu insanın en muhtaç olduğu konudur. Ona  göre Allah diğer canlılar ile insanlar arasında çok temel bir fark koymuştur.

Diğer canlılar tek başlarına yaşayabilirler, onlara tek başlarına yaşayabilecekleri özellikler verilmişitr ama insanlar yaşayamaz. Tam da bu sebeple insanlar tüm ihtiyaçlarını kendi başlarına karşılayamazlar, birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Onun umran olarak tanımladığı şey tam da budur; bir arada yaşayan insanlar.

Tasavvufta Allah dostu olarak adlandırılan kişilere veli deniyordu. İbn-i Haldun veli sıfatın taşıyan kişilerin, toplumlara dini davette bulunarak kendilerine tabii zümreler oluşturmak istediklerini söylüyor. Burada onların amacını dini- siyasi otoriteyi ele geçirmek olarak tesbit ediyor.

Bu tespitinden hareketle tarihsel bir eleştiride bulunuyor. Ona göre gelişmemiş bir umran olarak adlandırdığı Endülüs- Mağrip toplumunda İbn-i Kasi başta olmak üzere, bazı veliler dini otorite iddiası güderek bilfiil isyan teşebbüsünde bulunmuşlardır. O bu anlamda siyasi amaç güden bir tasavvuf yapısını eleştirmiş  ve  doğru bulmamıştır.

O bir düşünür olarak tasavvufu siyasi ve sosyal bir olgu olarak değerlendirmiştir. Endülüs Emevileri döneminde de sufilere yönelik bir muhalefet yaşanmıştır. Bu muhalefet sürecinde Endülüs tasavvufunun öncüsü kabul edilen İbn-i Meserre, Kurtuba’nın bir köyünde inzivaya çekildi ve müritlerine öğretilerini gizli tutmaları yönünde telkinde bulundu.

İbn-i Meserre’nin dini ve siyasi otoriteyi ele geçirme iddiası ortaya atılmıştır ancak bu doğru değildir.  Onun hedefi maddi bir güç ve otorite elde etmek değil tam tersine manevi bir otorite edinmekti. İbn-i Haldun’a göre bu da sosyal çatışmaya yol açabilecek bir durum yaratıyordu.

Endülüs kültür tarihinde farklı kesimler arasındaki zihniyet çatışmalarının en yoğun yaşandığı dönemler Murabıtlar ve Muhavvidler asırlarıdır. Bu iki dönemde dini düşüncelerin oluşmasında toplumda rol oynayan önemli kişilerin   başında Gazzali ve İbn-i Tümert gelmektedir.

İbn-i Haldun İslam’ın Çin ve Hindistan alt kıtalarına yayılmasının nedeninin  muhakkik sufilerin piri addedebileceğimiz İbnü’l-Arabi ve onun terminolojisi olduğunu düşünür.   Mukaddime adlı eserinde sufi ilkelerin yayılmasında müzik, şiir, görsel sanatlar ve mimarinin etkisi olduğunu belirtmiştir.

İbn-i Haldun’a göre Kuran-ı Kerim’in ve hadislerinin yolunda gitme yen bir tasavvuf anlayışı doğru değildir. Bu yolu benimseyen sufilerin de gönül gözlerinin açılmasının mümkün olmadığını düşünür, onların gaybı görmesi de mümkün değildir.

İbn-i Arabi, İbn-i Seb, İbn-i Berrecan gibi mutasavvıfların yanlış yolda olduğunu açıkla söylemiştir.  Onların tuttukları yolu tasvip etmediğini her yerde söylemiştir. Onlar araç ile amacı karıştırmış kişilerdir.

Ona göre tasavvuf yoluyla belli mertebeleri aşan sufiler vardır, onlar duyuların ötesindeki ve normal insanların edinemeyeceği bazı bilgilere erişebilirler. Bu  Allah’ın onlara verdiği bir ödüldür. Tasavvufun bir sonucu olarak Allah’ın onlara bir ikramıdır. İbn-i Haldun’a göre gaybi bilgiyi elde etmek tasavvufun amacı olamaz.

Ona göre tasavvuf ile Allah’a yaklaşmak amaçlanmalı ve bunun için ter dökülmeli, çalışılmalıdır. Allah böyle bir çabanın sonucunda diğer insanlara vermediği bazı bilme yeteneklerini kendi cömertliğinin bir sonucu olarak bu çaba içinde olan mutasavvıflara verebilir.