İslam ve Sosyal Adalet

sahand-rezvan-XhaB0njdS4s-unsplash
Fotoğraf: Sahand Rezvan-Unsplash

İslam inancına göre, toplumsal ilişkileri düzenlemede en çok üzerinde durulan kavram, hiç şüphesiz ‘adalet’ kavramıdır. Hakkı teslim etmek ve hakka hukuka riayet etmek demek olan adalet, insanların haklarına saygı göstermek, herkese layık olduğu ve hak ettiğinin karşılığını vermek gibi erdemleri içeren ahlaki, hukuki, felsefi, dini ve aynı zamanda evrensel bir değerdir. Bu nedenle adalet, İslam medeniyetinde toplumsal hayatın esası ve mülkün temeli sayılmıştır. Kur’an’da Allah’ın adaletle hükmettiği, adaleti emrettiği ve adaletle davranmak gerektiğini bildiren çok sayıda ilahi mesaj bulunmaktadır. İslam dini, sosyal barışı sağlamak için adalet ilkesinin mutlaka hakim kılınması gerektiğine vurgu yapmaktadır.

Haksızlıkların, zulmün ve yoksulluğun hüküm sürdüğü toplumlarda adalet ilkesinden söz etmek imkansızdır. Şüphesiz bir toplumda adaletin tesisinde, sosyal dayanışma ve yardımlaşmanın önemi büyüktür. İslam kültürünün temel esaslarından biri olan adalet ilkesinin toplumsal yaşantıya hakim kılınmasının en önemli unsurlarından sayılan “sosyal dayanışma ve yardımlaşma” ilkesidir.

Dünya nimetlerinden daha az ya da daha çok istifade eden insanlar arasındaki farklılıkların daha da büyümemesi, güçlü ile zayıf, zengin ile fakir arasındaki dengenin belli düzeyde tutulabilmesi ve sosyal adaletin tesis edilebilmesi için ‘paylaşma’ esastır. Bir müminin yaşadığı dert, sıkıntı, keder ve üzüntü, diğer müminlerce paylaşılmak durumundadır. Bu, müminler arasındaki kardeşlik hukukunun bir gereğidir. Böyle bir dayanışmanın sadece müminler arasında değil, aynı zamanda farklı inançlara mensup insanlar arasında da olması gerektiği Hz. Peygamber’in gençlik döneminde katıldığı ‘Hılfu’l-fudul’ (erdemliler paktı) uygulamasından açıkça anlaşılmaktadır. Bu anlaşmaya göre, Mekke’de yerli ve yabancı, hür ve köle, her kim anlaşmaya katılmışsa, onlar, hiçbir şekilde zulmetmeyecekler, zulme uğrayanlara da hakları alınıncaya kadar her türlü yardım ve desteği sağlamakla mükellef kılınmışlardı.

İslam medeniyeti, toplumda adaletin, iyiliklerin ve güzelliklerin hakim kılınabilmesi için sadece Müslümanlar arasında değil, aynı zamanda herhangi bir inanç ayrımı yapmaksızın genel olarak insanlar arasında karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma ilkesinin gerekliliğine vurgu yapmaktadır. Ancak özellikle Müslümanlar arasında gerçekleştirilmesi öngörülen bu ilke, “kardeşlik” anlayışının da bir gereğidir. Nasıl ki, aynı ana-babanın evladı olan kan kardeşlerinin, ailenin güçlenmesi ve geleceğe daha güvenle bakabilmeleri için birbirleriyle yardımlaşmaları gerekiyorsa; aynı şekilde Kur’an’ın birbirlerini kardeş olarak gördüğü müminlerin de gerektiğinde yardımlaşmaları ve dayanışmaları bir zorunluluktur. Bu yaklaşım tarzı, İslam’ın öngördüğü dindarlık anlayışının bir gereğidir. Dindar insan, hem bireysel mutluluğu hem de toplumsal adaletin sağlanması için Allah’ın kendisine verdiği imkanlardan, nimetlerden, kabiliyetinden, servetinden başkalarını da faydalandıran, bunları başkalarıyla paylaşan insandır. Bu maksatla yaptığı eylemler, bir anlamda onun dindarlık düzeyini göstermektedir.

İslam, dünya ekonomik sisteminin çarpık temelini oluşturan, sosyal adaletsizliği besleyen ve haksız kazancı teşvik eden faiz konusunu ise kesinlikle yasaklamıştır. Faizin başlıca yasaklanma nedeni İslam’ın dayanışma hedefiyle çelişmesidir. Faiz sistemi, alacaklının zenginleşmesine ve buna ihtiyaç duyan ve bundan giderek mahrum kalan borçlunun fakirleşmesine katkıda bulunur. Diğer yandan borç verme açısından insanlar arasındaki iyiliği ortadan kaldırmaktadır. Faiz Kur’an’da birçok ayette lanetlenmiştir: ‘’Faiz yiyenler (kabirlerinden), şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların, alım-satım tıpkı faiz gibidir, demeleri yüzündendir. Halbuki Allah alım-satımı helal, faizi haram kılmıştır.’’ (Bakara Suresi, 275)

Gelir adaletsizliğinin her geçen gün arttığı, yoksulluğun dünya çapında bir problem olduğu, gayri insani çalışma koşulları, düşük gelir ve sosyal güvencesizlik ile varlığını sürdüren günümüz hakim ekonomik düzeni, bu talepleri karşılayacak düzeyde politikalar geliştirmekten uzaktır. Sosyal adaletsizliği, eşitsizliği her geçen gün giderek derinleştiren, ekonomik ve sosyal refahın geniş kitlelere ulaşmasını engelleyen özellikler, artık sistemin kendisini de tehdit etmekte ve büyük toplumsal çalkantılara neden olmaktadır. Birçok ekonomist, artık var olan sistemin tıkandığını, sosyal adaletin hakim olduğu bir sisteme geçilmesinin zorunluluk haline geldiğini belirtmektedir.