Kuran-ı Kerim’de Tarih ve Gelenek

Photo 164043470 © Jonathan Wilson - Dreamstime.com
Afganistan'daki tarihi Yeşil Cami. Photo 164043470 © - Dreamstime.com

Toplumları yakından ilgilendiren gelenek konusu Kuran-ı Kerim’de de yer alır. Kuran-ı Kerim’de gelenek konusu Hazreti Muhammed’in çıkışıyla birlikte kavimlerin ona gösterdiği tepkilerde ilk olarak ortaya çıkar.

O zaman için geleneğe her ne kadar bir ad konulmamışsa da insanların davranış kalıplarını tekrar etmek istemeleri olarak karşımıza çıkar. Kuran-ı Kerim’de gelenek kavramı; geçmişten aktarılan, hala toplumda varlığını sürdüren ve geleceğe aktarılacak olan davranışlar bütünüdür.

Geleneğin kuşaktan kuşağa aktarılan bir davranış kalıbı olduğunu bir Ayetle anlıyoruz. “ Yahut, önce atalarımız Allah’a ortak koştu. Biz de nihayet onların ardından gelen bir nesiliz. Şimdi batıla saplanıp kalanların yaptıkları yüzünden bizi helak mı edeceksin! demeye kalkışmayasınız.” (Araf Suresi, 173. Ayet)

Bu ayette, atalardan gelme ilişkiler bir kuşağın kendinden önceki kuşaktan devraldığı kalıplardır. Kuran-ı Kerim’de ileride gerekçe gösterebilecek bir iddia daha başlangıçta geçersiz kılınmaktadır. Kuran-ı Kerim’in açık tebliğleri karşısında temelde gelenekçi bir gerekçenin hiçbir nedenle kabul edilmeyeceği açıklanıyor.

Gelenek konusunda bir başka açıklayıcı ayette; “ Hayır yalnızca: atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk. Biz de gerçekten onların izleri üzerinde doğruya erdirilmişleriz.” dediler. İşte böyle, senden hangi memlekete kötü sonuçları haber veren bir peygamber gönderdiysek mutlaka onların önde gelenleri: ‘ Biz atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk, biz de onların izine uymuşlarız.’ demiştir. ( O peygamberlerden her biri:) ‘ Ben size atalarınızı, üzerinde bulunduğunuzdan daha doğrusunu getirmiş olsam da mı?’ dediler. Onlar da ‘ Bizler o sizin gönderdiğiniz şeyleri tanımıyoruz’ dediler.) ( Zuhruf Suresi, 22-24. Ayetler)

Bazen gelenek kavramı sünnet kelimesi ile ifade ediliyor. Bu şekilde kullanıldığında daha çok ilişkiler bütününü temsil ediyor. Kuran-ı Kerim’de sünnet kelimesi kanun özelliğini kazanmış toplumsal ve tarihsel olay anlamında kullanılırken, sayılı ayetlerde ve Peygamberlerden rivayet edilen hadislerde gelenek anlamını taşıyor. Bu anlamda gelenek beşeri bir olay anlamındadır. Bu duruma örnek verecek olursak. “Dünya müminin zindanı ve sünnetidir; dünyadan ayrıldığı zaman zindan ve sünnetten ayrılır.” (Ahmed Hanbel)

Burada geçen sünnet düzenli ve kesintisiz insani ilişki anlamındadır. Sürekli bir çaba ve hedefe doğru yol alma hali sadece ölüm ile son bulur. Bazen de sünnet bir şehir veya ülke halkının başka halklara ve ülkelere göre ayırdedilmiş davranışlarının bütünüdür. “Bu Basra ehlinin sünnetidir.”  (Sünenei Ebu Davut, Menasik 14)

Sünnet kelimesi olumsuz ve geçmiş davranışları ifade etmek için de kullanılmıştır. Hazreti Muhammed’in hoşlanmadığı kişileri sayarken  “İslamda iken cahiliyye sünnetine rağbet gösteren.” (Buhari, Diyet 9) demesi buna örnek gösterilebilir.

Geçmiş insanın kopamayacağı bir parçasıdır. Toplumsal geleneklerin ve ulusal kültürlerin bir bakıma en şiddetli saldırılara karşı dayanıklı olması geçmişe olan kuvvetli bağına dayanır. İslam dini geçmişi geleceğe aktarmaya inanan ve bundan müminlerini sorumlu tutan yapısı ile önem taşır. Bu anlayışa İslam terminolojisinde tebliğ denir. Tebliğ tam kelime anlamı olarak bir şeyi bir yerden başka bir yere aktarma, ulaştırma anlamı taşır.

İslam son ve tevhidi bir din olarak tüm insanlığı muhattab seçtiği için tebliğ kültürüne tüm dünlerden ve kültürlerden daha çok önem verdi. İmkanı varken tebliğ görevini yerine getirmeyenler suçlu ve günahkar buldu.

İslamın bu önemli kültür aktarıcılığı yönü kendisini tüm yabancı kültürler ve dinler karşısında insanları uyarmak için kendini sorumlu tutmasını sağladı. İnsanları karanlıktan aydınlığa, zulüm ve baskıdan adalete, sömürü ve yoksulluktan dengeli bir yaşama ulaştırmayı hedefledi.