Manevi Çöküşün Sancısı “Haset”

Fotoğraf: ID 40213434 © Wittybear | Dreamstime.com

Bütün insanlığa dünya ve ahiret saadeti bahşeden yüce dinimiz İslam’ın ortaya koyduğu inanç, amel, hukuk ve ahlak ilkeleri incelendiğinde; her birinin insanlığın kurtuluşu ve saadeti için vazgeçilmez olduğu görülecektir. Müslümanlar tarih boyunca bu ilkeler doğrultusunda hareket etmeyi ve yaşamayı hedeflemişlerdir. İman, salih amele vesile oldukça güçlü; salih amel güzel ahlaka dönüştükçe makbul görülmüştür. Günümüz toplum düzenlerinde insanın manevi dünyası, birey, aile ve toplum arasındaki ilişkiler, akrabalık bağları, yardımlaşma ve fedakarlık gibi toplumun temelini oluşturan değerler yok edilmeye çalışılmaktadır. Maddi hırslar ve bencillikler, hayatın merkezi haline getirilmiş, körüklenmiştir. İnsanın bu anlayışla kuşatılan manevi dünyasının ortaya çıkardığı en belirgin sancısı ‘haset’ duygusudur.

Kavram olarak haset, herhangi bir kişinin, başkasının sahip olduğu maddi veya manevi imkanların kendisinin sahip olmayı arzu etmesi, kıskanılan kişinin bu imkanlardan mahrum kalması yönündeki temennisi demektir. Psikolojik ve toplumsal açıdan son derece zararlı olan haset duygusu, insan benliğinde var olan kin, düşmanlık, kıskançlık ve çekememezlik gibi olumsuz duygulardan kaynaklanmaktadır. Kıskançlık ya da özenmeden farklı olarak haset; karşıdaki kişinin elindeki imkanları veya değeri kaybetmesinin istenmesi, öfke, hınç ve kindarlıkla beslenmektedir.

Kur’an’da insan, merkezi bir konumda yer almaktadır. Bu nedenle insana ilişkin önemli vurgular yapılmaktadır. Kur’an’da insanın biyolojik yaradılışına dair anlatımlar yanında, onun psikolojik yönü ve zaafları da ele alınmaktadır. Asıl hedefi insanı hidayete ulaştırmak olan İslam, insana ait her türlü hali ortaya koyarak onun, var olan olumsuz taraflarını terbiye etmesini istemektedir. Olumsuz düşünce ve isteklerden kaynaklanan; çeşitli zararları öngörülen birçok duygu ve davranış gibi hasetten de korunmamız buyrulmaktadır.

Kur’an’da haset kelimesi, daha çok inancı bozuk kişilerin inanan insanlara karşı taşıdıkları menfi bir duyguya işaret etmekte olduğu üzerinde durulmaktadır. Aynı zamanda Kur’an’da, hasedin ruhsal ve bedensel bir hastalık olduğu, dışa aksettiği zaman inanç, akıl ve mantık sınırlarını aşarak, sosyal bir afet haline gelebileceğine dair mesajlar verilmektedir. Haset etme olayı, insan ruhunda var olan tabi bir duygu olup insanlığın yaratılışı ile beraber kendini göstermiştir. Kur’an’dan öğrendiğimize göre, ilk olarak şeytan haset duygusuna kapılarak, insanoğluna karşı olumsuz bir tavır içerisine girmiştir. Ondan sonra, Adem ve Yakup gibi peygamberlerin çocukları, haset duygusuyla kendi kardeşlerine zarar vermişlerdir.

Hz. Adem’in oğlu Kabil’i katil yapan onun ihtirasları, bencilliği, kıskançlığı ve hasedi idi. Kardeşinin Allah’ın rızasına talip olması onun kıskançlık duygularını tetiklemekteydi. Kabil sevgiyi paylaşamadı, kardeşinin kazanımları için memnuniyet duyacak olgunluğa erişemedi, teslimiyet gösterip fıtratı ile barışamadı. Kabil nefsine teslim oldu ve hasediyle kardeşi Habil’i acımasızca katletti.

Kur’an’da yer alan ve hasetten kaynaklandığı bilinen diğer bir olay ise, Yusuf peygamberin kıssasıdır.  Hz. Yusuf, ay, güneş ve 11 yıldızın kendisine secde ettiğini görür. Yusuf (as) rüyasını babası Hz. Yakup’a (as) anlattığı zaman, babası ona, rüyasını gizli tutmasını, kardeşlerine anlatmamasını, onların haset duygularına kapılarak kendisine zarar verebileceğini söylemişti.

Yüce kitabımızdaki bu kıssalarda da ifade edildiği gibi insanoğlu tamahkardır. Mala mevkiye düşkündür. Nefsin istekleri hep bu yöndedir. Eğer nefis terbiye edilmeye çalışılmazsa, manevi hayatımızı kemale eriştirmek için en güzel ahlaki ilkeler yaşantıya aktarılmazsa dünyada yaşanan hüsranlık ahirette de devam edecektir. Bizde olmayanlar için kin gütmek düşmanlık beslemek insanı büyük günahlara sevk edebilmektedir. Bu sebeple bize verilmeyenler için ah etmek yerine imtihan olarak bize verilenlerle yetinmek, şükretmek bize ebedi mutluluğu getirecektir.