Tefekkür, Kulun Hayret Makamı

dreamstime_xs_88565561
Fotoğraf: © Diego Grandi | Dreamstime.com

Allah’ın ilk vahiy olarak seçtiği ve insanlığın önüne en önemli hedeflerden biri olarak koyduğu “oku” emrine yakından bakıldığında; kişinin kendini, rabbini, gayesini ve varoluşu tanıması yani düşünmesi, tefekkür etmesidir.

Düşünme, insanı diğer varlıklardan ayıran ve onu “eşref-i mahlukat” yapan en önemli özelliktir. Düşünce kendiliğinden gerçekleşmez. Düşüncenin ortaya çıkması insanın çaba ve emek harcaması ile olur. Denebilir ki düşünce, düşünmenin elle tutulup gözle görülemeyen, ancak hissedilebilen sonucudur. Bireyin, toplumun ve insanlığın hayatına yön vermesi nedeniyle de insana ait en değerli üründür. Bu sebeple İslam’da, düşüncenin ve akıl etmenin önemini Allah kuvvetle belirtmiş ve Kur’an-ı Kerim’de bunu sayısız ayetlerle ortaya koymuştur.

Tefekkür kulun, “hayret” makamında olması demektir. Allah’ın nimetleri üzerinde düşünme demektir. İnsanın yaratılış aşamaları, vücudumuzdaki muhteşem sistemler, çevremizdeki bitkiler, hayvanlar, yeryüzü, gökyüzü, atmosfer, bunlarla oluşan son derece hassas çevre dengesi. Güneş, Ay, galaksiler, trilyonlarca yıldızın idrak sınırlarımızı zorlayan konumları, hacim ve hareketleri. Bütün bir kainat, onları yoktan var eden yüce Allah’ın sonsuz hikmet, ilim, kudret ve azametini sergileyen eserler ve deliller, her an tefekkür halinde olmayı gerektirmez mi?

İslami düşünce geleneğinde “düşünen canlı” olarak tanımlanan insan, akıl sahibi olmakla öteki canlılardan ayrılmaktadır. İnsanı düşünmeye sevk ve teşvik eden çok sayıda ayetlere bakıldığında düşünmenin önemli bir kulluk görevi, bir ibadet olduğu sonucuna varılabilir. Düşünmenin konusu ise Kur’an’ın mesajlarının aydınlatıcı ve yol gösterici ışığı altında Allah-alem, alem-insan, Allah-insan ilişkisidir.

Allah’ın azametini, kudretini ve eşsiz sanatını tefekkür eden insan, Allah’ın büyüklüğü karşısında aczini idrak ederek gafletten kurtulur ve imanı kuvvetlenir. İnsanın hizmetine verdiği nimetleri, yarattığı nice güzellikleri tefekkür etmek de insanın Rabbine olan şükran duygularını ve daha iyi kul olma konusundaki azmini artırır.

“Onlar ayakta, otururken ve yaslanmışken Allah’ı zikredip göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler” (Al-i İmran Suresi, 190. Ayet) mealindeki ayette akıl sahipleri, Allah inancıyla düşünmeyi bir arada götüren, aklını kullanan insanlardır. Ayrıca zikir, dille anmaktan ziyade Allah’ın hayranlık uyandırıcı kudret belirtilerini tefekkür ederek, düşünerek Allah bilinciyle dolmaktır.

“Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün art arda gelişinde… akıl eden bir topluluk için ayetler vardır” (Bakara Suresi, 164. Ayet)

“Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki akıl edecek kalpleri ve işitecek kulakları olsuni” (Hac Suresi, 46.Ayet) gibi birçok ilahi mesajda kalp, akıl etmek ve ayet kelimeleri arasındaki ilişki açıktır. “Delil, alamet, işaret” anlamına gelen ayet kelimesi, Kur’an’da aynı zamanda olağan ve mucizevi kainat olaylarını tanımlamak için de kullanılmaktadır. Tefekkür etmek, akıl etmek ise Allah’ın ilim, hikmet ve kudretini gösteren bu ayetler üzerinde düşünmek ve gerekli sonuçları çıkarmak demektir.

Kur’an, akıl etmeye, tefekküre teşvik ederek insanoğlunun sadece gözle görülür, elle tutulur duyular dünyası ile sınırlı kalmamasını hedeflemektedir. Dolayısıyla yüce Kitabımız, ilmi ve fikri araştırmalarla çözümlenen Kur’an ve kainat ayetlerinin birlikte harmanlandığı bir imanı vurgulamaktadır.

İslam dünyası imkan ve mesaisinin büyük bölümünü, bilim, teknik, tıp, sosyal bilimler, dahası ilahiyat alanında bilgi üretme, bilgiyi güncelleme, değere dönüştürme ve hayata kılavuz yapma konusundaki çalışmalara ayırmak zorundadır. Bilgiyle, hikmet ve tefekkürle yeniden öze dönmek, ortak zemini sağlamlaştırmak, doğru bilgiyle yaşanan çağın sorunlarına çözüm üretmek zorundadır.

Özellikle bilgiye, anlayışa, şuura ve ahlaka dayalı bir dindarlığı geliştirmek ve güçlendirmek zorundadır. Zira yaşanan hayatı, sorunları, sosyal gerçeklikleri dikkate almayan, aklı ve doğru bilgiyi önemsemeyen bir din anlayışı Müslümanların geleceğini tehdit eden boyutlara dönüşebilmektedir. Bu doğrultuda, ilim ile hikmeti, ahlakı, hukuku bütünleştirerek insanlığın aydınlık geleceğine katkıda bulunmayı ibadet ve sorumluluk sayan bir bilincin inşasına her zamankinden daha çok ihtiyacın olduğu açıktır.

Düşüncelerini paylaşmak ister misin?

Bizimle iletişime geç!